Ülke gündemi giderek ısınıyor.
AK Partinin kapatılmasına ilişkin dava süreci başladığından beri ülke ciddi bir belirsizlik ortamına girdi.
Bu kadar yıllık demokrasi tecrübesine rağmen kısa bir süre önce her iki seçmenden birinin oyunu almış olan, mecliste mutlak çoğunluğu bulunan, hükümeti oluşturan bir siyasi partinin kapatılmak istenmesi ülke içinde ve dışında ciddi yankı buldu, şaşırtıcı oldu.
Bu durumun Türk demokrasisine ciddi bir darbe olduğu, siyasi partilerin ancak siyasi mekanizmalarla halk tarafından tasfiye edilebileceği, Ak Partinin son altı yıllık performansının geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak kadar başarılı olduğu, rejim için kesinlikle bir tehdit oluşturmadığı, marjinal bazı siyasi oluşumlarla özdeşleştirilmemesi gerektiği yorum ve değerlendirmeleri yapıldı, yapılıyor.
Ak Partinin bu ülke için tehdit oluşturduğuna gerçekten inanan bir takım kişi ve gruplar, normal siyasi mekanizmalarla bu partiyle baş edemeyeceğini anlayan siyasi partilerin yönetici ve taraftarları, ekonomik açıdan son beş yılda memnun olmayan çevreler bu kapatma sürecini memnuniyetle karşıladılar ve demokrasilerde parti kapatmanın normal olduğunu birkaç cılız örnekle izah etmeye çalıştılar.
AK Parti yöneticileri dahil herkes artık ne olacaksa olsun diye yüksek mahkemenin vereceği kararı beklerken, geçtiğimiz günlerde Yargıtay Başkanlar Kurulu bir bildiri yayınladı. Aslında yayınlanan bu metin bir bildiriden çok manifesto niteliğinde bir muhtırayı çağrıştırıyordu. Hemen ardından Danıştay bu bildiriyi destekleyen bir bildiri yayınlayarak bu konuda çok da gerilerde kalmayacağını göstermiş oldu. Bu bildirilerin yargıda reform yapılmasına yönelik çabaları engellemek amaçlı olduğu yüksek sesle dillendirildi.
Bizim demokrasimiz askeri bildirilere, muhtıralara alışıktır. Ancak son on yıldır buna yeni muhtıra türleri eklendi. YÖK muhtırası, yargı muhtırası, meslek teşekküllerinin muhtıraları gibi.
Ancak bu bildiri ve muhtıralara karşı eskiden yapılamayan yeni bir anlayışı da AK Parti geliştirdi. Muhtıra yeme konusunda tecrübe sahibi olan mevcut iktidar yediği her muhtıraya aynı sertlikte cevap vermekten korkmadı, sinmedi. Belki de son süreçte demokrasi adına en olumlu gelişme bundan ibarettir.
Tabiî ki Yüksek Mahkemenin ne karar vereceğini bugünden kestirmek mümkün değil. Ancak bilinen bir şey var ki geçmiş örnekler dikkate alındığında AK Partinin kapatılması gerektiğine değil ama kapatılacağına toplumun tüm kesimlerinin büyük çoğunluğu inanıyor.
Sadece partinin kapatılacağına inanmadığını söyleyen birkaç yöneticinin beyanları dışında Ak Parti yönetiminin bunu engellemeye yönelik ciddi bir çabası da yok. Hatta ne olacaksa bir an önce olsun anlayışı hakim ve bu görüş dillendiriliyor.
Siyaset bir mücadele arenasıdır.
Bizim çok partili yaşama geçtiğimiz süreç daha bir asır bile olmamış. Buna rağmen bu kısa süreçte parti kurulması, ardından kapatılması ve siyasetçilerin yasaklanması gibi demokrasi dışı güçlü bir gelenek oluşmuş.
Öyle dönemler olmuş ki tüm siyasi partiler istisnasız kapatılmış. Bu ülkenin en eski, köklü, cumhuriyeti kuran partisi bile kapatılmış. Kapatılan partilerin benzerleri yine kurulmuş, yasaklananlar yasakları kalkınca tekrar partilere dönmüşler, hatta iktidara gelmişler. Partileri ve kendileri tekrar kapatılmış ve yasaklanmış. Bu döngü devam etmiş gitmiş.
Kısa siyasi geçmişimiz adeta bir parti mezarlığına dönmüş. Ancak biz nedense bu işi bir türlü öğrenememişiz. Parti kapatmayı önleyecek hukuki altyapıyı oluşturamamışız.
Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla hakim olmasını isteyen vatandaşlar olarak, partileri kapatanları mı, yoksa bu konuda gerekli hukuki düzenlemeleri yapmamak suretiyle partilerini kapattıran siyaset mekanizmasını mı suçlayacağız.?
Çağdaş batı normlarına uygun demokrasiyi yaşamak için, partilerimizin kapatılmaması, oy verdiğimiz siyasetçilerin yasaklanmaması için daha kaç yıl beklememiz gerekecek?
Biz kendimiz açısından çok ümitli değiliz ancak, acaba çocuklarımız yada torunlarımız arzu ettiğimiz çağdaş demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla yaşayabilecekler mi?
Ne dersiniz?
Saygılarımla.